15 Nisan 2012 Pazar

MIRTIVLAR

Mırtıvlar, Teyyar, Şevket, Abdi...

Bazid’de herkes onlara Mırtıv diyor. Onları farklı kültürleri, renkli
giysileri ve müzikleriyle tanıyoruz. Müzisyen, beyzade, davulcu-zurnacı diyen de var. Onlar da kendilerine değişik adlar takıyor.

Sonradan gelmelerine rağmen kendilerine Bazidli diyorlar, kendilerini öyle hissediyorlar. Ama uzun yıllar önce çok uzaklardan, başka bir ülkeden geldikleri biliniyor. Kovuluyorlar, yerlerinden ediliyorlar, sokakta bırakılıyorlar.
Eskiden düğünlerde sadece davul zurna çalınırdı. O zamanlar elektronik çalgılar yoktu. Her düğün davul zurna ile şenlenirdi. Onlar da, köy köy gezer, yılın on iki ayı, elli iki haftası bir yerlerde kalırlardı. Çünkü düğünler onlar için ekmek kapısıydı ve düğünlerde şabaş alırlardı. Şabaştan ayrı düğün sahibiyle anlaştıkları parayı da alırlardı.
Nerede bir düğün olacaksa, hemen haber alırlardı. Önceden davul zurnayı çalar, düğün sahibinden bir şeyler isterlerdi. Düğün sahipleri onlara Mırtıv demez, onları daha farklı sıfatlarla anardı. Çünkü Beyzadelerin diline göre gitmediysen, nabzına göre şerbet vermediysen düğün pek iyi gitmezdi.
Bazidli olup da bu mesleği öğrenen, bilen kimse olmadı. Bir ara halk oyunları öğretmenleri arasında veya öylesine meraktan davul ve zurnayı çalmayı öğrenenler oldu. Ama sayıları bir elin parmaklarını geçmiyordu. Öğrenenler de Bazid’de kalmadılar. Bir tek şu an Halk Eğitim Merkezi’nde halk oyunları hocalığı yapan Metin Okçu kaldı. Yani Mırtıvlardan önce de, sonra da Bazid’de davul zurna çalan müzisyen yetişmedi. Sanki bu meslek sadece Mırtıvlara aitmiş gibi, hiç ama hiç kimse bu mesleği edinmeye yanaşmadı. Bu ayrıcalıklarıyla ta elektronik çalgılar çıkıncaya kadar Bazid’deki Beyzadeler tarafından hep aranan kişiler konumundalardı.
Tek istisna, Şevket ve Teyyar kardeşlerdi. Bazid’in Nazuk köyüne gelip yerleşmişlerdi. Nasıl gelmişlerdi, yolları nasıl orada son bulmuştu; kimseciklere pek bir şey anlatmadılar. Gelişleri o geliş oldu, yıllar yılı hep orada kaldılar. Her ikisi de hem davul hem de zurna çalıyorlardı. Çok genç yaşlarından ta büyüyüp kocaman adam oluncaya kadar da hep „düğün nerde biz orda“ deyip davul zurna çaldılar.
İhtiyar olduklarında ise çevre köylerden de onları artık çağıran yoktu. Cemaatlerde güzel kilam okur, çîroklar anlatırlardı. Oğulları, kızları büyüdüğünde evlendirildi. Ve Teyyar ile Şevket artık, sevildikleri halk arasında dileniyorlardı, bu şekilde geçimlerini sağlamaya çalışıyorlardı.
Teyyar daha sonra evini alıp Ağrı’ya götürdü. Şevket ise hasta çocuğu ve hanımıyla köyde kalmaya devam etti. Benim yaşıtlarım, bizden önceki nesiller Şevket ve Teyyar’ın davul ve zurnasıyla geçirdiği günleri hep hatırlıyordur. Çocukluğumuzun güzel hatıratları arasında yerini alıyorlar. Şevket ve Teyyar bir dönemler bizim köyün çevresinde rakipsizdiler. Onların davul zurna sesinin kesildiği zamanlarda sadece türkülere, kilamlara kulak verildi. Hatta bazen birbirlerine eşlik de ettikleri hatırımdadır. Sevda, umut, aşk ve acı tatlı olaylar türküleştirildi ve düğünlerde söylendi. Bir ara insan sesi davul ve zurnanın önüne geçti. Teyyar ve Şevket bu oyunu bozmak için epey oyunlara başvurmuşlardı. Çünkü insan sesi yani kilamlar onların ekmek parasından biraz daha kesintiye yol açtığından hep oyunlara başvurmak zorunda kaldılar.
Şehirde Mırtıvlar, Teyyar ve Şevket kadar şanssız değillerdi. İnsan sesleri onların önüne bir türlü geçmedi. Onların rakibi ise elektronik aletler oldu. 1990’lı yılların başlarında ise onlara ciddi bir rakip doğmuştu: elektro bağlama ve vurmalı çalgılar. Mırtıvlar da boş durmadılar, hemen bu çalgı aletlerini de öğrenmeye çalıştılar. Kısa sürede de grup kurdular. Bu sefer düğünlere hem davul zurna ve hem de çalgılarıyla gitmeye başladılar. Fakat çalgı aletlerini Kürtçe türküler eşliğinde söyleyen gençler karşısında pek dayanamadılar. Zamanla değişen, farklılaşan şehirli halkına köylüler de katılınca kimse düğünlerine davul zurnacı götürmemeye başladı. Kürtçe politik türküler, stranların sesi davul zurna sesini bastırdı zamanla.
Uzun bir aradan sonra çoğalan nüfuslarıyla ekmek paraları ellerinden alınınca işsizlik sorunuyla baş başa kaldılar. Bazid’deki Ziraat Bankası ve yanındaki kahve onların mekanı oldu. Kaldırımda oturan Mırtıvların gözlerindeki tedirgin ifadeler ve yoksullukları… Yıllar yılı hep öyle oldu. Sonra bazıları yavaş yavaş Bazid’i terk etmeye başladı. Devir değişmişti, eski düğünlerin en değerli konukları artık işsizlik sorunu yüzünden şehri terk etmek zorundaydı. Bazen nazlanan, bazen de kibirli hareketleriyle akıllarda kalan beyzadelerden geriye bir avuç nüfusları kalıyordu.
Mırtıvların büyük bir çoğunluğu ilkokul mezunu bile değil. Çocukları arasında okulu terk etme oranı yüksek, devamsızlık sık. Üçüncü, dördüncü sınıfa gelmiş çocukların hala okuma yazma bilmemesi bundan.  Hayatın bütün alanlarında karşılaştıkları sosyal dışlanma okul sıralarına da yansıması da bir diğer neden. Ayrıca Mırtıv çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi, eğitim hayatlarına devam etmek yerine ailelerinin geçimini sağlamak zorunda kalıyorlar. Çok ilginç bir diğer yönleri ise, iş yaşamlarının dışında kalmaları. Ne çalışıyorlar ne de bir iş yapıp, iş kuruyorlar.
Yine Mırtıvların siyasi partiler, meslek kuruluşları, sendikalar gibi birçok siyasi ve sosyal kurumda temsiliyeti yok denecek kadar az. Mırtıv mahallelerinde sosyal yardım sistemi de sağlıklı bir şekilde işlemiyor. Sosyal yardım kalemlerine tek tek bakıldığında, en iyi işleyenin kömür yardımları olduğu görülüyor. Yaşadıkları temel sorunlar, istihdam, barınma, sağlık ve eğitim alanıyla ilgili.
İşte Bazid’de durum böyle iken, geçenlerde basına ilginç bir haber yansıdı. İsveç’teki Romanlar için hükümetin açıkladığı bir proje ile ilgiliydi. İsveç hükümeti, Romanların karşı karşıya kaldığı ayrımcılığa son vermek amacıyla 20 yıllık bir strateji hazırladı. İlk aşamada 4 yıl içinde yaşama geçirilecek projeler için 46 milyon kron ödenek ayırıldı. Entegrasyon Bakanı Erik Ullanhag, hükümetin stratejisini açıklamak amacıyla düzenlediği basın toplantısında „Romanlara yönelik saldırılarla dolu İsveç tarihinden utanç duyuyorum. Romanlarla aramızdaki uçurumları kapatabilmemiz için tarihimizi kabul etmemiz belirleyicidir“ dedi. Romanlara yönelik yatırım daha çok eğitim, iş, konut ve sağlık alanlarında yapılacak. Pilot bölge olarak belirlenecek 5 belediyede özel bir kalkınma programı uygulanacak.
Bu yıl ayrıca Romanların İsveç’e gelişlerinin 500. yıldönümü. Bu nedenle hükümet 2012 yılını Roman yılı olarak ilan etmiş, Romanların dil ve kültürlerinin tanıtılması ve yaşadıkları saldırı ve ayrımcılığın gündeme getirilmesi için bir dizi etkinlik yapılmasını kararlaştırmıştı. Hükümetin belirlediği strateji bugün dünyaya gözlerini açan bir Roman çocuğunun 20 yıl sonra Roman olmayanlarla aynı olanaklara sahip olmasını amaçlıyor. Hükümet ayrıca İsveç’te Romanlara karşı baskı, ayrımcılık ve saldırıları „Beyaz Kitap“ta toplayarak kamuoyuna duyuracak. 
Belediyelerde uygulanacak gelişme programlarında Romanların iş yaşamına kazandırılması için İşçi Bulma Kurumlarına özel yatırımlar yapılacak. Ana ve ilkokullarında da Roman dili ve kültürünü bilen görevliler işe alınacak. Kadınların sağlık ve yaşam kalitelerinin yükseltilmesi için ülke çapında yatırımlar yapılması sağlanacak. Roman dilinde yeni okul kitapları yayımlanacak.
Bu haberi Mırtıv Abdi’ye anlatıyorum. Pür dikkat dinleyen Abdi, „peki hani bizim hakkımız, bize de vermeliler, bize haksızlık yapıyorlar“ diyor gülerek...

NİHAD GÜLTEKİN

Kaynak:  YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=8452

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder